Bir itiraf, bir hayatı kurtarmaya yeter mi?
“An innocent man is days from execution. Only a guilty man can save him.”
Bazı kitapların konusu sizi meraklandırır. Bazıları ise daha ilk cümlesinde sizi köşeye sıkıştırır ve cevaplaması zor bir soruyla baş başa bırakır.
John Grisham’ın The Confession kitabı benim için ikinci gruba giriyor.
Çünkü bu kitapta “Katil kim?” sorusunun cevabını öğrenmek için sayfalarca beklemiyoruz. Katilin kim olduğunu biliyoruz. Hatta katilin kendisi de kim olduğunu biliyor.
Asıl soru çok daha rahatsız edici:
Gerçek katil itiraf ettiğinde, masum bir insanı kurtarmak için artık çok mu geçtir?
Hikâye ne anlatıyor?
Dokuz yıl önce lise öğrencisi Nicole Yarber öldürülür. Polis, cinayetin ardından genç ve gelecek vadeden bir futbolcu olan Donté Drumm’ı tutuklar.
Donté suçsuz olduğunu söylese de mahkûm edilir ve idam cezasına çarptırılır.
Aradan dokuz yıl geçer.
Donté hâlâ ölüm hücresindedir ve artık idamına yalnızca dört gün kalmıştır.
Bu sırada gerçek katil Travis Boyette ortaya çıkar.
Boyette, cinayeti işlediğini itiraf etmek ister. Fakat ortada küçük bir problem vardır: Boyette'in söylediklerine kim inanacaktır?
Üstelik karşılarında dokuz yıl önce verilmiş bir mahkeme kararı, savcılar, polis, hukuk sistemi ve yaklaşan bir idam vardır.
Ve zaman hızla tükenmektedir.
Kitabın beni en çok etkileyen tarafı: Katilin kim olduğunu bilmemiz
Normalde bir gerilim romanında katilin kim olduğunu öğrenmek hikâyenin büyük sırrıdır.
The Confession ise bunu tersine çeviriyor.
Katilin kim olduğunu biliyoruz.
Dolayısıyla merakımız “Acaba katil kim?” üzerinden değil, “Acaba gerçek ortaya çıkacak mı?” üzerinden ilerliyor.
Bence kitabın en güçlü taraflarından biri de bu.
Çünkü bir süre sonra asıl korkutucu şey katilin kendisi olmaktan çıkıyor.
Asıl korkutucu olan, gerçeğin bilinmesine rağmen bir insanın hâlâ kurtarılamayabilecek olması.
Bu açıdan kitap, klasik bir polisiye ya da mahkeme geriliminden biraz daha farklı bir yere oturuyor. Aslında kitaplarda katilin kim olduğunu merak etmeyi seviyorum ama usta yazar John Grisham beni birle ikna etti😏
Travis Boyette...
Kitaptaki en ilginç karakterlerden biri kesinlikle Travis Boyette.
Çünkü onu klasik anlamda “pişman olmuş katil” olarak düşünmek kolay değil.
Yaptığı şeyin sorumluluğunu yıllarca üstlenmemiş, masum bir insanın onun işlediği suç yüzünden hapse girmesini izlemiş biri.
Sonra bir gün çıkıp her şeyi anlatmaya karar veriyor.
Peki neden?
Gerçekten vicdan azabı mı çekiyor?
Ölümün yaklaştığını hissettiği için mi?
Kendini affettirmek mi istiyor?
Yoksa ilk kez doğru olanı yapmaya mı çalışıyor?
Kitap bu soruların hepsini düşündürüyor.
Ve bence Boyette karakterinin asıl ilginç yanı da burada: Onun itirafını kabul etmek zorunda değiliz ama neden itiraf ettiğini sorgulamaktan da kaçamıyoruz.
Donté Drumm içinse mesele çok daha ağır
Donté'nin hikâyesi kitabın en üzücü taraflarından biri.
Dokuz yıl.
Bir insanın hayatının dokuz yılı...
Ve bu sürenin sonunda hâlâ işlemediği bir suç nedeniyle ölümle karşı karşıya.
Grisham burada yalnızca “masum bir insan hapse atıldı” demiyor. Okura, yanlış verilen bir kararın zaman içerisinde bir insanın hayatını nasıl değiştirebileceğini gösteriyor.
Üstelik ölüm cezası söz konusu olduğunda hata payı diye bir şey kalmıyor.
Bir insan hapse atıldığında kararın yanlış olduğu daha sonra anlaşılabilir ve kişi serbest bırakılabilir.
Ama bir insan idam edildiğinde?
Geri dönüş yok.
Romanın temelindeki en rahatsız edici düşünce bence tam olarak bu.
Kitap sadece bir hukuk gerilimi değil
The Confession okurken zaman zaman kendimi bir gerilim romanından çok, adalet sistemi üzerine yazılmış bir tartışmanın içinde hissettim.
Grisham özellikle yanlış mahkûmiyet, adalet sisteminin hataları ve idam cezası üzerinde duruyor. Bu da kitabın yalnızca olay örgüsüne değil, vermek istediği mesaja da oldukça fazla ağırlık vermesine neden oluyor.
Hatta bu yönüyle kitap hakkında yapılan değerlendirmeler iki farklı noktaya dikkat çekiyor: Bazı eleştirmenler Grisham'ın toplumsal eleştirisini ve gerilimini güçlü bulurken, bazıları mesajın zaman zaman hikâyenin önüne geçtiğini ve olayların fazla öngörülebilir olduğunu düşünüyor. Ancak hukuk sistemini çok iyi bilen biri olan Grisham' ın eleştirel yaklaşımı bence sadece Amerika için değil, dünyanın pek çok ülkesi için geçerli.
Bazı eleştirmenler de romanın zaman zaman didaktik veya formüle edilmiş hissettirdiğini belirtmiş.
Ama buna rağmen kitabın temposunu göz ardı etmek zor.
Çünkü bir kez “Dört gün kaldı” gerçeği kafanıza yerleştiğinde, sayfaları çevirmeye devam ediyorsunuz.
Acaba yetişecekler mi?
İşte kitabın asıl gerilimi burada.
Sevdiğim şey: Hikâyenin sürekli hareket halinde olması
Grisham'ın anlatımında en sevdiğim şeylerden biri, olayları gereksiz yere ağırlaştırmaması.
Kitapta sürekli bir hareket var.
Birileri gerçeği anlatmaya çalışıyor.
Birileri gerçeğe inanmıyor.
Birileri zaman kazanmak istiyor.
Birileri ise artık çok geç olduğunu düşünüyor.
Ve bütün bunların üzerinde bir geri sayım var.
Bu yüzden The Confession, özellikle hukuk gerilimlerini sevenler için oldukça hızlı okunan bir kitap. Dönemin eleştirilerinde de Grisham'ın anlatımındaki tempo ve “saat işliyor” hissi özellikle öne çıkarılmıştı.
Peki bana ne düşündürdü?
Sanırım kitabı kapattıktan sonra aklımda kalan asıl soru şuydu:
Bir sistemin doğru olduğuna inanmakla, o sistemin gerçekten doğru olması aynı şey mi?
Çünkü kitap boyunca herkesin bir görevi var.
Polisin görevi soruşturmak.
Savcının görevi suçluyu bulmak.
Avukatın görevi müvekkilini savunmak.
Hâkimin görevi karar vermek.
Devletin görevi cezayı uygulamak.
Ama bu insanların hepsi yanılabilir.
Ve herkesin yaptığı hata, başka bir insanın hayatını geri dönülemez şekilde değiştirebilir.
Grisham'ın kitabı tam da bu noktada rahatsız edici oluyor.
Çünkü “adalet sistemi hata yapabilir” demek kolay.
Peki ya yaptığınız hata bir insanın hayatına mal olabilecekse?
Sonuç olarak...
The Confession, yalnızca heyecanlı bir John Grisham romanı okumak isteyenlerin değil, okuduktan sonra üzerine biraz düşünmek isteyenlerin de sevebileceği bir kitap.
Evet, bazı bölümlerde mesajı oldukça açık.
Evet, bazı karakterler daha derin işlenebilirdi.
Ve evet, olayların nereye gideceğini zaman zaman tahmin etmek mümkün.
Ama bütün bunlara rağmen hikâyenin merkezindeki fikir son derece güçlü:
Masum bir insanın hayatını kurtarmak için gerçek katilin itiraf etmesi bile yeterli olmayabilir.
Bence kitabın en çarpıcı tarafı da bu.
Çünkü bazen gerçek ortaya çıkmaz diye korkmuyoruz.
Gerçek ortaya çıktığında bile kimsenin onu dinlememesinden korkuyoruz.
Ve The Confession tam olarak bu korkunun üzerine kurulmuş bir roman.
Kimlere öneririm?
📚 John Grisham sevenlere
⚖️ Hukuk ve mahkeme romanlarından hoşlananlara
🔎 Polisiye ve gerilim okumayı sevenlere
💭 Okuduktan sonra üzerine düşündüren kitaplardan hoşlananlara
⏳ Zamanla yarışılan hikâyeleri sevenlere
Eğer The Confession'ı okuyacaksanız, kitabı yalnızca “Bir masum kurtulabilecek mi?” sorusuyla okumayın.
Bir de şu soruya odaklanın:
“Gerçek ile adalet aynı şey midir?”
Bence kitabın asıl hikâyesi tam da burada başlıyor.
Yazardan diğer okuduklarım:
