The Prestige: Sihirbazlık mı, Takıntı mı?

 

Aslında Christopher Nolan' ın Odysse filminden dolayı ona kızgınım. Bir ulusun mitolojisine ait bir hikayeyi evirdi çevirdi, rolleri hiç uygun olmayan kişilere verdi. O yüzden de filmi protesto edip izlemedim. Ama geçmişte beğendiğim başarılı filmleri de var. Prestige de bunlardan biri.

Christopher Nolan’ın The Prestige filmini izlerken insanın aklından sürekli aynı soru geçiyor: Gerçekten gördüğümüz şeye mi inanıyoruz, yoksa inanmamız istenen şeye mi? 2006 yapımı bu film, iki sihirbazın rekabetini anlatıyor gibi görünse de hikâye ilerledikçe işin çok daha derin bir tarafı ortaya çıkıyor. Hırs, intikam ve başarı uğruna göze alınan fedakârlıklar, filmin merkezine yerleşiyor. Üstelik Nolan, bütün bunları anlatırken izleyiciyi de kendi kurduğu oyunun içine çekiyor. Filmi bitirdiğinizde yalnızca hikâyenin nasıl sonuçlandığını değil, başından beri gözünüzün önünde duran hangi ayrıntıları kaçırdığınızı da düşünmeye başlıyorsunuz.

Filmin merkezinde, birbirine rakip iki sihirbaz var: Robert Angier ve Alfred Borden. Başlangıçta aynı mesleği paylaşan iki insan olan Angier ve Borden, yaşanan trajik bir olayın ardından birbirlerine karşı giderek büyüyen bir düşmanlık beslemeye başlıyor. Zamanla mesele yalnızca kimin daha iyi bir sihirbaz olduğu olmaktan çıkıyor. İkisi de diğerini alt etmek, onun sırrını çözmek ve sonunda seyircinin gözünde kazanan kişi olmak istiyor.

İşin ilginç tarafı, film boyunca bu iki karakteri izlerken hangisinin haklı olduğunu anlamak her zaman kolay değil. Bir noktadan sonra ikisinin de kendi takıntılarının esiri olduğunu görüyorsunuz. Üstelik bu uğurda sadece kendilerine değil, çevrelerindeki insanlara da zarar veriyorlar.

Bir numaranın arkasındaki gerçek

The Prestige filminin en sevdiğim yanlarından biri, sihirbazlık gösterilerini yalnızca görsel bir eğlence olarak kullanmaması. Filmde her numaranın arkasında bir sır, her sırrın arkasında ise ciddi bir bedel var.

Film, bir sihirbazlık numarasını üç aşamaya ayırıyor: Vaat, dönüşüm ve prestij. Önce seyirciye sıradan görünen bir şey gösteriliyor. Ardından imkânsız gibi görünen bir olay gerçekleşiyor. Son aşamada ise her şey eski hâline dönüyor ve seyirci şaşkınlık içinde kalıyor.

Aslında filmin kendisi de aynı şekilde ilerliyor. Nolan, izleyiciye belirli bilgiler veriyor, bazı ayrıntıları özellikle gözümüzün önünde tutuyor ama bunların gerçek anlamını hemen açıklamıyor. İlk başta önemsiz gibi görünen sahneler, ilerleyen dakikalarda bambaşka bir anlam kazanıyor.

Bu yüzden filmi izlerken sadece karakterlerin ne yaptığına değil, neden yaptığına da dikkat etmek gerekiyor. Çünkü The Prestige, cevabı saklayan bir film olmanın ötesinde, doğru soruyu sormayı da zorlaştırıyor.

Angier ve Borden: İki farklı takıntı

Bence filmin asıl gücü, iki karakterin birbirinden ne kadar farklı olduğunu göstermesinde yatıyor.

Robert Angier daha gösterişli, seyircinin ilgisini kazanmayı bilen ve yaptığı işin kusursuz görünmesine önem veren biri. Onun için bir numaranın etkisi, insanların karşısında yarattığı şaşkınlıkla ölçülüyor. Ancak zamanla bu isteği, kendisini tüketen bir hırsa dönüşüyor. Rakibini geçmek uğruna ne kadar ileri gidebileceğini görmek, karakterin en çarpıcı yanlarından biri.

Alfred Borden ise daha içine kapanık ve işinin teknik tarafına odaklanan bir karakter. Onun için önemli olan, numaranın nasıl çalıştığı ve gerçekten kusursuz olup olmadığı. Fakat Borden'ın da kendi sırları ve bu sırları korumak adına yaptığı fedakârlıklar var. Üstelik bunların bedeli yalnızca kendisine ait değil.

İki karakteri karşılaştırdığımızda aslında farklı iki başarı anlayışı görüyoruz. Biri sonucun etkileyiciliğine, diğeri ise yöntemin kendisine önem veriyor. Fakat ikisinin de ortak noktası, hedeflerine ulaşmak için hayatlarının geri kalanını ikinci plana atmaları.

Filmi düşündükçe aklıma şu soru geliyor: Bir şeyi en iyi yapan kişi olmak için hayatınızdan ne kadar vazgeçebilirsiniz? Daha da önemlisi, sonunda kazandığınız şey buna gerçekten değer mi?

Christopher Nolan'ın kurduğu oyun

Christopher Nolan, hikâye anlatımı konusunda izleyiciyi kolayca rahat bırakmayan yönetmenlerden biri. The Prestige de bunun en başarılı örneklerinden. Film, farklı zaman dilimleri arasında geçişler yaparken günlükler, anılar ve karakterlerin bakış açıları üzerinden ilerliyor. Bu yapı, hikâyeyi daha da gizemli hâle getiriyor.

Ancak filmi başarılı yapan şey yalnızca ters köşeleri değil. Bence asıl mesele, bu sürprizlerin hikâyenin temasına hizmet etmesi. Sonradan öğrendiğimiz gerçekler, yalnızca şaşırmamızı sağlamakla kalmıyor; karakterlerin daha önce yaptıkları seçimleri de yeniden değerlendirmemize neden oluyor.

Christian Bale ve Hugh Jackman'ın performansları da bu açıdan oldukça etkileyici. İki oyuncu, karakterlerinin rekabetini ve giderek derinleşen takıntılarını inandırıcı bir şekilde yansıtıyor. Michael Caine ise hikâyeye daha sakin ama bir o kadar da önemli bir ağırlık katıyor.

Filmin atmosferini tamamlayan müzikler ve karanlık görüntü yönetimi de hikâyenin gizemli havasını güçlendiriyor. Her şey, seyircinin kendisini tam olarak güvende hissetmemesi üzerine kurulmuş gibi. Bir sahnede gördüğünüz şeye inanıyorsunuz, birkaç sahne sonra ise kendi kararınızdan şüphe etmeye başlıyorsunuz.

Asıl mesele, sırrın kendisi değil

Burada filmin bence en önemli noktasına geliyoruz. The Prestige ilk bakışta iki sihirbazın rekabetini anlatıyor gibi görünse de aslında insanın kendi arzularıyla kurduğu ilişkiyi sorguluyor.

Bir şeyi çok fazla istemek, zamanla onun neden istendiğini unutturabilir. Başlangıçta yalnızca kendinizi kanıtlamak için çıktığınız bir yol, sonunda hayatınızdaki her şeyi kontrol etmeye başlayan bir takıntıya dönüşebilir. Angier ve Borden'ın hikâyesi de tam olarak bu dönüşümü gösteriyor.

Üstelik filmdeki fedakârlık meselesi oldukça düşündürücü. İnsanlar bazen başarıya ulaşmak için bedel ödemeleri gerektiğini kabul eder. Fakat bu bedelin ne olduğunu gerçekten anladıklarında artık geri dönmek için çok geç olabilir. Filmdeki iki karakter de kendi seçimlerinin sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor.

Bir başka dikkat çekici nokta ise seyircinin de bu oyunun bir parçası olması. Biz de film boyunca bir sırrı çözmeye çalışıyoruz. İpuçlarını takip ediyor, tahminlerde bulunuyor ve bir sonraki hamleyi önceden anlamaya uğraşıyoruz. Nolan ise dikkatimizi belirli noktalara yönlendirirken başka ayrıntıları gözden kaçırmamıza izin veriyor. Böylece yalnızca karakterler değil, biz de filmin kurduğu düzenin içine çekiliyoruz.

Sonuç: İzledikten sonra akılda kalan filmlerden

The Prestige, benim gözümde yalnızca iyi bir gizem filmi değil. Aynı zamanda hırsın insanı nasıl değiştirebileceğini, rekabetin nasıl kişisel bir savaşa dönüşebileceğini ve başarı uğruna yapılan fedakârlıkların ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini anlatan bir yapım.

Filmin en güzel tarafı, ilk izleyişte aldığınız keyfin yeniden izlediğinizde de devam etmesi. Çünkü hikâyeyi öğrendikten sonra ayrıntılara farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Önceden sıradan görünen sahnelerin anlamı değişiyor ve karakterlerin davranışları daha anlaşılır hâle geliyor.

Elbette filmin bazı bölümleri sabır istiyor. Hikâyenin parçalarını birleştirmek ve karakterlerin motivasyonlarını anlamak için dikkatli izlemek gerekiyor. Ancak bu çabanın karşılığını fazlasıyla veriyor.

Bence The Prestige'i özel kılan şey, finalde izleyiciyi şaşırtabilmesi kadar, o finalden sonra bile insanın zihninde yaşamaya devam etmesi. Film bittiğinde yalnızca kimin kazandığını düşünmüyorsunuz. Aynı zamanda kazanmak uğruna nelerin kaybedildiğini de sorguluyorsunuz.

Ve belki de filmin asıl başarısı burada yatıyor: Bize bir sihirbazlık numarasının sırrını göstermeye çalışırken, insanın kendi kendine oynadığı oyunları da fark ettiriyor.

Bu filmler de ilginizi çekebilir:

Yorum Gönder

Yorumlara link eklemeyiniz tıklanabilir link olan yorumlar yayınlanmaz. Please do not add your links in the comments; they will not be published. And please write only in Turkish, English and German.

Daha yeni Daha eski