Nonnas filmini izlerken kendimi sadece bir hikâyenin içinde değil, sıcak bir mutfağın tam ortasında hissettim. Daha ilk sahnelerden itibaren bu filmin bana tanıdık duygular yaşatacağını anladım. Çünkü bu film, büyükannelerin sadece yemek yapan yaşlı kadınlar olmadığını; hafızayı, sevgiyi, geleneği ve sabrı taşıyan görünmez kahramanlar olduğunu fısıldıyor.
Filmi izlerken kendi ailemi düşünmeden edemedim. Özellikle de mutfakta sessizce çalışan, ama sofraya oturulduğunda herkesi bir araya getiren kadınları (ben dahil)… Nonnas, bana göre yemek üzerinden anlatılan bir hayat hikâyesi. Her tarifte bir anı, her tabakta bir kayıp ya da bir özlem var. Film bunu abartmadan, sade ama çok içten bir şekilde yapıyor.
En çok hoşuma giden şey, filmin acele etmemesi oldu. Günümüz filmlerindeki hızlı tempo burada yok. Tam tersine, her sahneye nefes alacak alan tanınıyor. Bu yavaşlık bana şunu hatırlattı: Hayatta gerçekten önemli olan şeyler zaten yavaş ilerliyor. Sevgi, güven, bağ kurmak… Hepsi zaman istiyor. Tıpkı iyi bir yemeğin kısık ateşte pişmesi gibi.
Nonnas’ı izlerken birkaç yerde gözlerimin dolduğunu fark ettim. Çünkü film bana, artık aramızda olmayan ama hayatımıza dokunmuş kadınları hatırlattı. Onların öğütlerini, bakışlarını, bazen sert ama hep koruyucu tavırlarını… Filmdeki nonnalar bana göre sadece karakter değil; hepimizin hayatında bir yerlerde var olmuş gerçek insanlar.
Bu filmden çıktığımda şunu düşündüm: Belki de modern dünyada en çok unuttuğumuz şey, köklerimizle bağ kurmak. Nonnas bana bunu nazikçe hatırlattı. Gürültüsüz, iddiasız ama çok derin bir şekilde… Büyükannelerin dünyası sessiz olabilir ama anlattıkları hikâyeler hâlâ çok güçlü.
Kısacası Nonnas, beni yormayan ama içimde bir şeyleri harekete geçiren bir film oldu. İzledikten sonra mutfağa girip bir şeyler pişirmek, birini aramak ya da sadece geçmişi düşünmek istedim. Bence bir filmin insanda böyle duygular bırakabilmesi çok kıymetli. Bu yüzden Nonnas, benim için sadece izlenen bir film değil; hissedilen bir deneyim oldu.
