Love by Delivery adlı romanı okurken Vivi’nin yaşadığı o yoğun iş temposu, her şeyi mükemmel yapma çabası ve bu uğurda özel hayatını ihmal etmesi bana oldukça tanıdık geldi.
Vivi’nin hayatı dışarıdan bakıldığında kusursuz görünüyor: başarılı, disiplinli ve hedef odaklı bir iş kadını. Ama ben okurken şunu düşündüm: “Gerçekten mutlu mu?” Çünkü onun Simon’la olan ilişkisinde yaşadığı kopuş, aslında hepimizin zaman zaman düştüğü bir hatayı gözler önüne seriyor. İş ve özel hayat arasındaki dengeyi kuramamak…
Simon’un onu terk etmesi ve üstüne bir de işini kaybetmesi, Vivi için tam bir kırılma noktası. Açıkçası ben bu noktada onun dağılmasını beklerdim. Ama tam tersine, o küllerinden doğuyor ve kendi işini kuruyor: bir aşk ajansı! Bu fikir bana hem çok yaratıcı hem de bir o kadar ironik geldi. Başkalarının aşk hayatını düzenleyen birinin kendi mutluluğunu henüz bulamamış olması beni düşündürdü.
En çok etkilendiğim kısım ise Vivi’nin, başka bir kadının isteği üzerine Simon’a aşk mektupları göndermek zorunda kalmasıydı. İşte burada ben tamamen onun iç çatışmasını hissettim. Bir yanda profesyonellik, diğer yanda kalbi… “Ben olsam ne yapardım?” sorusunu kendime defalarca sordum. Sanırım böyle bir işi kabul etmezdim.
Bu roman bana şunu hatırlattı:
Bazen başkalarının mutluluğunu organize ederken kendi kalbimizi ihmal edebiliyoruz. Ve hayat, en beklenmedik anlarda bizi kendi gerçek duygularımızla yüzleştiriyor.
Kitabı bitirdiğimde içimde hem hafif bir hüzün hem de umut vardı. Çünkü bu sadece bir aşk hikayesi değil, aynı zamanda kendini yeniden keşfetmenin ve hayatını yeniden kurmanın hikayesi.
Benim için bu kitap:
- Aşk ve kariyer arasındaki dengeyi sorgulatan
- Kadınların güçlü ama aynı zamanda kırılgan yanlarını gösteren
- Ve en önemlisi, “kendi mutluluğunu erteleme” diyen bir hikayeydi
Eğer romantik ama aynı zamanda düşündüren bir kitap arıyorsanız, bu romanı kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.
Yazardan okuduğum diğer kitaplar:
