Kestane Adam’dan Guguk Kuşu Gecesi’ne


Soren Sveistrup’un Karanlığı Neden Bu Kadar Gerçek?

Polisiye romanları sadece katili bulmak için okumuyorum artık.

Sessizlikleri görmek için okuyorum.
Ailelerin içindeki çatlakları hissetmek için.
Yıllarca konuşulmamış sırların nasıl büyüdüğünü anlamak için.

Soren Sveistrup tam olarak bunu yazıyor. İskandinav yazarlar, hayatın içinden olayları romanlaştırmayı bence çok iyi başarıyor.

The Chestnut Man – Sadece Bir Cinayet Hikâyesi Değil


Kestane Adam’ı ilk okuduğumda klasik bir İskandinav polisiyesi bekliyordum: soğuk hava, sert bir cinayet, sorunlu bir dedektif…

Bunların hepsi vardı. Ama aklımda kalan sadece cinayetin vahşeti değil, annelik teması oldu. Çocukların kırılganlığı oldu.

Kötülüğün bir anda ortaya çıkmadığı, sessizce ve yavaş yavaş büyüdüğü gerçeği oldu.

Daha sonra Netflix uyarlaması olan The Chestnut Man dizisini izlediğimde şunu fark ettim:

Dizi atmosfer olarak çok güçlüydü. Ormanlar, gri gökyüzü, İskandinav kasveti… Hepsi yerli yerindeydi. Ama kitap daha içseldi. Karakterlerin iç dünyasına daha yakındı. Tabii ki bir kitabı tamamen ekrana yansıtmak mümkün olmuyor. Okurken hayal gücünüzün sınırı olmuyor, izlerken ise size verilenle yetinmek zorundasınız.

Genelde kitaplardan uyarlanan dizileri izlerken hayal kırıklığı yaşarım. Okurken zihnimde oluşturduğum karakterleri ekranda bulamam. Yüzleri, bakışları, duruşları farklı gelir. Ama şunu söylemeliyim ki şaşırtıcı bir şekilde ana karakterler zihnimdeki halleriyle neredeyse örtüştü. Bu nadir yaşanan bir şey. Genelde hayalimde yarattığım karakter ekrandakine uymaz ve sinirlenirim izlerken😁

The Night of the Cuckoo – Saklambaç Oyununun Karanlık Yüzü


The Night of the Cuckoo’da ise “saklambaç” motifi öne çıkıyor. (Kitap Hide and Seek adıyla da biliniyor) Yine çocuk ve oyun konusu üzerinden ilerliyor aynı Kestane Adam' daki gibi.

Ama bu bir çocuk oyunu değil artık.

Kim saklanıyor?
Kim gerçeği görmezden geliyor?
Kim hayatta kalmak için duygusal olarak görünmez olmayı öğrenmiş?

Kitapta bu ana konular sorgulanıyor:


Bu insanı ne şekillendirdi?
Hangi acı görmezden gelindi?
Hangi travma sessiz bırakıldı?

Sveistrup cinayet yazmıyor sadece.
Kuşaktan kuşağa aktarılan travmaları yazıyor.
Dışarıdan normal görünen ama içten içe kırılmış aileleri yazıyor.

Belki de bu yüzden hikâyeleri rahatsız edici.
Çünkü gerçek olamayacak kadar uç değiller.
Tam tersine, rahatsız edici derecede mümkünler.

Ortak Nokta: Çocukluk Masumiyetinin Karanlığa Dönüşmesi

Kestane Adam’da küçük bir kestane bebeği sembol haline geliyor.
The Night of the Cuckoo’da bir çocuk oyunu karanlığa dönüşüyor.

Çocukluk masumiyeti… ama bozulmuş haliyle.

Belki de Sveistrup’un asıl imzası bu.

Kötülüğün bir anda ortaya çıkmadığını,
evlerin içinde, sessiz odalarda, yıllar boyunca büyüdüğünü hatırlatması. Hep derler ya kötülük genelde en yakınından gelir diye.

Bu iki kitabı ve diziyi bitirdiğimde şunu düşündüm:

Polisiye romanlar sadece gerilim değildir.
Bazen aile yapısına, anneliğe, suskunluğa ve geçmişin yüküne tutulmuş bir aynadır.

Zaman zaman çevremdekiler şaşırıyor polisiye türünü bu kadar sevmeme. Ancak bu türe yüzeysel bakmamak gerekir diye düşünüyorum. İçinde hayattan pek çok detay bulmak mümkün.Katili ararken bilmece çözdürürken, aynı zamanda düşündürüyor da. Siz ne dersiniz? 

Yazar Hakkında

Søren Sveistrup, Danimarkalı bir senaristtir. "Nikolaj ve Julie" dizisi ve ABD pazarına uyarlanan ve çok sayıda ödül kazanan çok bölümlü televizyon gerilim dizisi "The Killing" ile tanındı. Gerilim türündeki ilk eseri "The Chestnut Man", uluslararası çok satanlar arasına girdi ve milyonlarca okuyucuya ulaştı.

© Yazar fotoğrafı: Les Kaner


Yorum Gönder

Yorumlara link eklemeyiniz tıklanabilir link olan yorumlar yayınlanmaz. Please do not add your links in the comments; they will not be published. And please write only in Turkish, English and German.

Daha yeni Daha eski